Hz.Mevlana Celaleddin-i Rumi, Anadolu’nun büyük mutasavvıf, şair ve Mevlevilik babasıdır. O doğuda Hz Mevlana olarak, batıda Rumi olarak bilinir. Doğduğunda ailesi Muhammed ismini verdi, Celaleddin ise künyesi. Mevlana, 30 Eylül 1207 yılında Horasan Belh şehrinde doğdu. Annesi Belh Emiri Rukneddin’in kızı Mümine, babası Bahaeddin Veled’dir. Moğol istilaları yüzünden memleketlerini terk etmek zorunda kaldılar. Bağdat, Mekke, Medine, Şam, Malatya, Erzincan, ve Karaman’a göç ettiler. Anadoluya geldiklerinde Alaeddin Keykubat tarafından, Konya’ya yerletirildiler. Gevher Banu ile evliliğinden Bahaeddin ve Alaeddin adında iki oğlu oldu. Gevher Banu’nun vefatından sonra Kerra hatun ile evlendi. Ondan da Muzafferreddin Emir Alim adında oğlu ve Melike adında bir kızı oldu.
Mevlana ilahi hakikat ve sırların peşine düşerek, çok erken yaşlarda babasının derslerine katılmaya başlar. Türkçe, Arapça, Farsça, ve Yunanca öğrenir. O, İslam ile birlikte diğer dinleri inceler. İlk eğitimini babasından daha sonra Seyyid Burhaneddin Tirmizi ve diğer alimlerden alır. Daha sonra kendisi de medreselerde yüzlerce öğrenci yetiştirir.
Büyük bir İslâm müderrisi olan Celâleddin-I Rûmi’nin yaşantısını kökünden sarsan olay, 25 Kasım 1244 günü Konya’da, tasavvuf dünyasının ulu bir kişisi olan Tebrizli Şems ile tanışmasıyle meydana geldi. «Tasavvufun iki büyük denizinin birbirine karışması» olarak nitelendirilen bu karşılaşmadan sonra Celâleddin-i Rûmi medreseyi de, kendisine yürekten inanıp bağlanmış olan öğrencilerini de yüzüstü bırakıp Şems ile bitip tükenmek bilmeyen bir sohbete daldı. Bu iki can dost adeta birbirini tamamlamış ve irşat etmişlerdi. Bu sohbet ve semâ bitmek bilmiyordu âdeta. Semâ, âşıkların gıdastydt, sözden eyleme geçiş, kötülüklerden arınmaydı. Mutluluğun en ulusuna erişmişti Şems ile sohbette ve semâda.,.. Coştu, çağladı, taştı, söyledi ve söyletti…
Bu hâl Mevlâna’y’ seven öğrencileri arasında bîr kıskançlığa yol açmıştı. Bu büyük insan^kendi-lerinden uzaklaştıran Şems’i tehdit ile onu’ Konya’ dan uzaklaşmaya mecbur bıraktılar. Şems’in gidişi, Mevlâna’yı yakıp kavurdu. Onda ilâhi bir güzellik ve zekâ buluyordu, bu ateş içinde en güzel şiirlerini terennüm etti. En yakıcı feryatlar kopardı. Bu durum karşısında oğlu Sultan Veled, yanına aldığı yedi . kişiyle diyar diyar dolaştı, nihayet Şam’da bulduğu Şems’i tekrar Konya’ya getirdi. Ancak bu dönüşten sonra Mevlâna büsbütün tasavvuf denizinin içinde yuvarlanmıştı. Nihayet Şems, aralarında Mevlâna Celâleddin-i Rûmi’nin diğer oğlu Alâeddin’in bulunduğu bir muhalif grubun hazırladığı tuzak neticesi ortadan kaldırıldı. Şems’in 5 Aralık 1247 günü yedi kişi tarafından öldürülerek cesedinin bir kuyuya atıldığı söylenir. Bir başka rivayete nazaran da Şems kendiliğinden Konya’dan uzaklaşmıştı.
Şems’in bu gidişinden ve ortadan kayboluşundan sonra perişan hâle gelen Mevlâna kendisini ta-•mamen şiir, musiki ve semâya verdi. Yazdıklarında Şems ile kendini aynı insan olarak görüyordu. «Vah-det-i vücut (Varlıkta birlik)» felsefesinin tabii bir sonucu olan bu görüş ve gösteriş, Mevlâna’ya büyük bir lirizm kazandırdı.
Mevlâna, Şems’in ölümüne bir türlü inanamadı. fakat onu görememenin, onun hasreti içinde «Di-van-ı Kebîr» adını taşıyan büyük eserini yazdı. Daha sonraları kuyumcu Selâhaddin’i hemdem edinmiş, onun da vefatıyle aşkının zirvesine ulaşmıştı. Etrafına büyük kitleleri toplayan Mevlâna bundan sonra Konya Ahilerinin şeyhi Çelebi Hüsameddin’i naip olarak yanına aldı. Mevlâna altı ciltlik muhteşem eseri «Mesnevî»yi onun teşvikiyle yazdı ve büyük bir kısmını ona dikte ettirdi.
1273 yılında «Sultanlar Sultanı» Mevlâna Celâleddin-i Rûmi, şiddetli bir humma ile yatağa düştü. Selçuk Sultanı, sarayın en ünlü iki hekimi olan Mevlâna Kemâleddin ile Gazafer’i ona bakmakla va-zifelendirmisti. İki doktordan başka Hüsameddin Çelebi, oğlu Sultan Veled, Şeyh Sadreddin ve Kadı Se-raceddin bir an olsun başından ayrılmıyorlar ve soğuk su ile alnını ayaklarını, kollarını ovarak hararetini gidermeye çalışıyorlardı. Mevlâna şiddetli ateşine rağmen şuurunu muhafaza etmekteydi ve yanındakileri teselliden de geri kalmıyordu: «— Kendinizi üzmeyin… Hastalığımız, bizi bu âlemden ayıracak bir sebepten başka bir şey değildir…»
«Sultanlar Sultanı», 17 Aralık 1273 pazar günü hayata gözlerini yumduğu zaman bütün Konya hudutsuz bir üzüntüye garkoldu, cenazesi hiç bir fâniye nasip olmayan ulvi bir merasimle kaldırıldı. Ona inanan, ona bağlanan insanların tek tesellisi, ölümün bir ayrılık olmadığı görüşünde toplanıyordu. Bu yüzden o geceye ayrılık gecesi diyemediler: «Şeb’i arûs • Gelin gecesi» sıfatını verdiler.
25.618 beyittik «Mesnevi»si, 12 divanı ihtiva eden «Divan-ı Kebîr»i ve sayısız eserleriyle Türk tasavvuf edebiyatında da ölümsüzleşen Mevlâna Ce-lâleddini Rûmi’ye inananlar onun görüşlerinin ışığı altında Mevlevi tarikatını kurdular. Müzik ve raksa bünyesinde yer veren Mevleviliğin merkezi ise Konya oldu. O, kapılarını her dinden kişilere açmıştı, Mevlevi tarikatına da her dinden kişiler girdiler.
Gel, yine gel!
Ne olursan ol,
ister kâfir ol, ister mecusi
isler yüz kerre tövbe etmiş ol,
Umutsuzluk kapısı değil bu kapı,
Yüz kerre tövbeni bozmuş olsan yine gel!

















