Nasıl soru sorulur?

betul 12 Nisan 2012 0
Nasıl soru sorulur?



Geçen bahar kocam Jason’la beraber yaşadığımız Los Angeles’tan San Francisco’ya gittik. İlk kitabım Note to Self: 30 Women on Hardship, Humiliation, Heartbreak, and Overcoming It All için gerçekleştirilen bir kutlama partisine katılmak için yola çıkıyorduk. Partimin ev sahibi arkadaşım Jennifer Siebel Newsom olacaktı. San Francisco valisi olan eşi Gavin Newsom ile beraber yaşadığı kendi evinde… Hayat akıp gidiyordu ama bu benim için çok büyük bir gelişme olmaya adaydı.

Los Angeles Uluslararası Havalimanı’nda beklerken Jason bana New York Times’ta yazan Pulitzer ödüllü köşe yazarı Maureen Dowd’ı gösterdi. Uçağa binme saatini beklerken yerde oturuyordu: VIP bölümünde değildi ve hatta bir sandalyenin üzerinde bile değildi. Saçlarını çok sıradan bir şekilde kafasının tepesinde dağınık bir topuzla toparlamıştı. Hayatımın idolüyle karşı karşıya kalmıştım.

Çok uygunsuz bir şekilde bu kadına gözlerimi dikmişken aklımdan bugüne kadarki yazıları hakkındaki düşüncelerim geçiyordu. Politikacılar, Irak Savaşı ve feminizmin kaybolmuş erdemleri hakkındaki zekice, bazen rahatsız edecek kadar dobra yazılmış yazılarını da görmüştük; annesi hakkında kaleme alınmış dokunaklı köşelerini de. Onun kelimeleri beni ağlatmış, güldürmüş ve hatta ülkemin karanlık günlerinde benim için itici güç olmuştu.

Birden bire içimde önüne geçemediğim bir istek duydum: Ona, yıllardır köşe yazılarının benim için çok şey ifade ettiğini söylemeliydim. Ama o anı kafamda canlandırdığım zaman o kadar da iyi bir fikir gibi gelmemeye başladı. Çünkü yaklaşık olarak şunun gibi bir şeyler olma ihtimali çok yüksekti: Gidip ona ne kadar harika biri olduğunu söylüyorum; bana teşekkür ediyor ve konuşma burada sonlanıyor. Ben de vazgeçtim ve hiç konuşmamanın daha iyi olacağını düşündüm.

Uçağa doğru giderken kitabımın partisine gelmesini çok istediğimi fark ettim. Gerçekten benim için muhteşem bir şey olabilirdi. Ancak kafamın içinden bir ses sürekli şunları söyleyip duruyordu: Aklını kaçırıyorsun. Senin kitap partine de hayatta gelmez. Ancak içgüdüsel bir şekilde aksini savunan bir şeyler de vardı içimde. O ses ise inatla ısrar ediyordu: Ona bir not yaz ve partine davet et. Eğer bunu şimdi sormazsan kendini bir daha asla affetmeyeceksin. Notu yazmayı başarana ve doğru ifade şeklini bulana kadar beş farklı taslak karaladım, iki diyet kola içtim ve birkaç küçük paket fıstık yedim. Notun özeti şuydu: İşlerinizi çok beğeniyorum. “Siz benim hayatıma çok şey kattınız. İlk kitabı henüz çıkmış bir yazarım. Rica etsem kitabımın tanıtım partisine katılır mıydınız?”

Uçaktan inmek için hep beraber ayağa kalktığımızda derin bir nefes aldım. Adeta gümbürdeyerek atan kalbimin sesini bastırmaya çalışarak nazikçe omzuna dokundum ve şöyle dedim: “Yaptığınız işleri çok seviyorum ve size bu notu vermek istedim.” O da teşekkür etti ve notu alıp yanındaki (asistanı olduğunu sandığım) sevimli kıza verdi.

Notumu hiçbir zaman okumayacağını; partime de asla gelmeyeceğini düşündüm. Ama bunların hiçbiri önemli değildi. Önemli olan sorabilmiş olmamdı.

Almak için sormalısın
San Francisco’ya indikten bir saat sonra Maureen’in asistanı aradı. Kendisinin aslında çok kısıtlı bir zamanı olduğunu belirtti ancak partiye uğramaya çalışacağını söyledi. Telefonu kapattığımda çığlık attığımı hatırlıyorum.

Maureen’in kapıdan girdiği an ne kadar büyük bir heyecan duyduğumu söylememe gerek yok. Coşkuyla kendisine binlerce kez teşekkür ettikten sonra (O da çok zarif bir şekilde kendisini davet ettiğim için teşekkür etti) imzalı birkaç kitabımı almak için ısrar etti. Daha sonra beni yemeğe davet etti! Soru sormamın karşılığı olarak istediğim şeyi fazlasıyla elde etmeyi başarmıştım.

O notu yazma ve Maureen’e yaklaşabilme cesaretini gösteremeseydim ne kadar büyük bir fırsatı kaçırmış olacağımı düşündüm ve adeta ürperdim. Aslında korku da cesaretle benzer bir yolu paylaşıyor. Şunu düşün: Büyük riskleri olan ve muhtemelen önemli sonuçlar doğuracak bir şeyi istemeyi en son ne zaman göze aldın? Kalbinin heyecandan hıza atmasına ve soğuk terler dökmene sebep olacak türden sorular: Terfi istemek, affedilmeyi dilemek ya da bir çocuğa beraber dışarı çıkmayı teklif etmek…

Kabuktan çıkma sırları
Yakın arkadaşlarımdan biri dünyanın sadece iki tip insandan ibaret olduğunu düşünüyor: Soru soranlar ve sormayanlar. Ben her zaman için soru soranlar kategorisine dâhil oldum. 12 yaşımdayken büyüdüğüm yer olan Dallas’ta bir İtalyan restoranında yemek yerken rastladığım Dallas Cowboys futbol takımının oyuncuları Randy White ve Charlie Waters’tan imzalı fotoğraf istemiştim. Çılgın bir Dallas Cowboys taraftarıydım ve o ikiliyi masada yemek yerken görünce hazırlıksız bir şekilde yanlarına gidip imza istemiştim. Üzerine yazı yazacak bir peçete dahi yoktu. Kalem de yoktu. Süslü cümleler de kuramadım. Sadece gidip soruyu sordum: “Affedersiniz, birer imzanızı alabilir miyim?” hızlı bir şekilde garsondan üzerine imza atılabilecek bir kâğıt ve kalem istedim ve sonunda imzalarıma kavuşmuştum. O günden beri kendimi ne zaman mahcup hissetsem artık yırtık pırtık halde olan o peçeteye bakarım. Cesaretlenmek için…

Hayatın pek çok alanında da olduğu gibi bir şeyi yapmayı başardıkça gitgide daha kolay olduğunu fark ediyorsunuz. Dolayısıyla küçük fikirlerle başlayıp büyük soruya kendini hazırlamalısın. Ailemle beraber bir restorana gittiysek ve masamızı beğenmediysek oradan kalkmayı teklif eden kişi ben oluyorum. Yabancılara gerektiği zaman yol tarifi soruyorum ve tavsiyeler alıyorum. Hatta eğer kendiminkini evde unutmuşsam marketin kasasında benimle beraber sırada bekleyen kişiye onda varsa indirim kartını kullanıp kullanamayacağımı bile soruyorum.

Soru sormanın bana öğrettiği birkaç şey var: Soruyu sormaktan ya da bir şey istemekten deli gibi korktuğun an tam olarak bunu yapman gereken andır. Gerekiyorsa karşılığında bir şey önermek de iyi bir fikir olabiliyor. Karşıdaki bunu kesinlikle karşılıksız olarak yapmış olsa bile. Derin bir nefes alıp sonunda olabilecek en kötü ihtimali kafanda canlandırman da işe yarayabilir. Genelde en kötü ihtimal ret cevabıyla karşılaşmaktır. Yani ucunda ölüm yok. Sonuç hayatını değiştirsin (benim örneğimdeki gibi) ya da hayal kırıklığı yaşatsın; istediğin bir şey için soru sorabilmen gerçekten büyük bir başarı. Bana soracak olursanız bu hayatta önemli şey sorular; cevaplar değil.

Sen de Yorum Yap »